• Bursa Karacabey Çeşnigir Köyü
    • Hoşgeldiniz...

Makale

KÖY HAKKINDA BİLGİ:

Karacabey ilçesinin kuzey doğusunda ve ilçeye 19 kilometre uzaklıktadır. Çeşnigir, Osmanlı saraylarında sultanın yemek ve mutfak işlerini yürüten kişiye denir. Köydeki “MALTA TAŞI” ocağı uzun yıllar işletilmiş. 1908 yıllığına göre 90 hane bulunan köyde 1927 yılında 304 insan yaşıyordu. 2008 yılı verilerine göre köyün nüfusu 294 kişidir. Çeşnigir köyü Eski bir Rum köyü.1837 yılında köyün dışında yapılmış olan “Theotokos” kilisesinin sadece kalıntıları vardır. Köyde bugün “MÜBADELE” ile Yunanistan’ın Langaza bölgesinden gelen göçmenler yaşamaktadır. Langaza ATATÜRK’ün annesinin doğduğu ve ATATÜRK’ün çocukluğunun geçtiği köy.

Beş yıl önce bir arkadaşımla Nilüfer deltasındaki Arap Çiftliği Mevkii’nde kamp yapmak istemiştik. Ama gecikip gece karanlığına kaldığımızdan bulduğumuz kamp yerine rüzgar nedeniyle çadırlarımızı kuramamıştık. Başka zaman deyip köyüme, Mustafakemalpaşa’nın Göllüce köyüne gidip çadırlarımızı evimizin bahçesine kurmuştuk

Arkadaşım Ferhat köyüne muhtar seçildikten sonra yaptığı davetleri sıklaştırdı. Ha bugün, ha yarın derken gidemedik kaldık Ekim sonlarında son davete evet deyip 24 Ekim Cumartesi günü İstanbul’dan gelen arkadaşımı uğurladıktan sonra Batı Garajı’ndan beni Karacabey’in Çeşnigir Köyü’ne götürecek midibüse binip Karacabey’e doğru yola koyuldum. Eskiden devekuşu çiftliği, şimdiki at çiftliğinin yanından Çeşnigir’e giden yola saptık. Sarsıla sarsıla yolda ilerledik. İlk durağımız Cambaz köyüydü. Cambaz yolcularını indirdikten sonra yolumuza devam ettik. Köy çıkışında gördüğüm bir ağaç beni şaşkınlığa uğrattı, olamaz dedim. Oturduğum evin yanı taşındığımda boş bir arsaydı. Eski tarlanın şimdiki arsanın yanında meyvesi portakala benzeyen -ama üst tarafı hafif armudumsu olan- bu dikenli ağaca o kadar dolaşmama rağmen ilk defa evime taşınınca rastlamıştım. Arsaya apartmanlar dikilince inşaat alanı dışında kalmasına rağmen dikilecek akasyalar uğruna hepsi kesildi. Kesimi önleyecek çabalarıma kulak verecek bir yetkiliyi bulamadım. Bu ağaçlara daha sonra çalışmak üzere gittiğim Özbekistan’ın başkenti Taşkent’teki bir parkta rastlamıştım. Nereden nereye diyerek yanımdaki arkadaşıma olayı yanımdaki arkadaşlarıma anlatmıştım. Şimdi bu ağacı üçüncü kez görüyordum. Bir sonraki durağımız Çamlıca köyüydü. Çamlıca köyünden sonra 3-4 kilometre mesafedeki Çeşnigir köyüne ulaştık. Köy girişine yapılmış okul harabeye dönmüş, üstelik bahçesindeki Atatürk büstü ülkemizin “Aydınlanma” projesi gibi hızla solmakta. Sonunda köy meydanına vardık. Meydandaki caminin yanında iki katlı köy konağı var. Konağın altında köy kahvesi ve bakkalı vardı. Bakkalın üstü muhtarlık. Köy kahvesinin açık olması, köyün hala canlı olduğunu gösteriyor. Eski Mustafakemalpaşa yolundaki birçok köyün kahvesinin kapalı olduğunu görmüştüm. Bazıları da usulen açıktı, yani kahvede çay ancak akşamları yapılıyordu. Köylerde ekmek yapımından yıllar önce vazgeçilmiş. Buradaki bakkal da belli saatlerde açılıyor. Arkadaşım, köy muhtarı Ferhat kahvenin bahçesinde beni bekliyordu. Kucaklaştık, oturup çay içtik. Kahvedekilerle, gelenlerle selamlaştık. Birkaç bardak çay içtikten sonra köyü dolaşalım dedim, o da hadi dedi, kalktık.

Köye adı verilen Çeşnigir, yani Çeşnicibaşı padişahlara değişik tatlar araştırıp bulan, bunları saraya ileten kişilere verilen isim. Demek ki bu yöreden saraya özel yiyecekler, otlar gidiyormuş. Tepenin arkasında Nilüfer deltası var. Ve yelkenliler ilk çağdan bu yana buradan yük alıp giderlermiş. Deltadan saraya bol miktarda balık da gidermiş. Aynı isimli bir köy Sinop ilinin Boyabat ilçesinde de varmış. Çeşnigir köyü 80 hane. Eski bir Rum, yani Roma köyü. Çoğu zaman bugün Yunanistan dediğimiz “Grece” ülkesinde yaşayan “Grek”lerle karıştırıp Anadolu’nun yerli halkının bir kısmını “Grece” ülkesine gönderdik. Köyde bazı evler tamir görmediği için çökmüş. Köyde şu anda suyu akmayan üç çeşme Rumlardan kalmış. Bir tanesinin üzerindeki silik kitabede 1922 tarihi vardı. Ferhat Beyin duyarlılığı kitabeyi yok olmaktan kurtarmış. Taş yollardan köyün üstüne çıktık. Zemini kayalık olan bu yeşil alan harman yeri olarak kullanılmış. Harman yerinin tam ortasında bir direk yükseliyor. Anten direği gibi yükselen bu direk iki yıl önce esen rüzgarı ölçmek için kurulmuş. Ferhat Bey,”ellerinde haritayla gelip yerini işaretlediler” dedi.”yakında burada bir rüzgar tribünü görürsünüz” dedim. Köyün bulunduğu mevkii, arkada sık ağaçlı tepeler, buraların çok eski bir yerleşim alanı olduğunu gösteriyordu. Burada bulunan iki su kaynağı köyün hem içme hem kullanma suyunu karşılıyor. Burada Anadolu’daki pagan dönemden kalan bir ibadet yeri olduğunu sanıyorum. Köyün kilisesi ve mezarlığı buradaymış. Şimdi sadece zemini kalmış, o da toprakla örtülmüş. Sanırım kilise buradaki pagan tapınağın üzerine yapılmış. Tepenin arkasında Nilüfer deltası var. Tepeden inersek Ekincik köyü –Eski adı Arap Çiftliği-ve tatlı su gölü var. Yarın yürüyüşe çıkıp Orman İdaresi’ne ait yangın kulesinden deltaya ve İmralı Adası’na bakarız dedik. Ferhat Bey, köyün geliş yolu civarındaki Yel Değirmeni mevkiini gösterdi. Buradaki eski yel değirmeninin kalıntıları zamanla yok olmuş. Yel değirmeninin bulunduğu tepe Nilüfer vadisine dik konumda, yola yakın kısmında ise tatlı bir eğim var. Burası araştırılsa Akçalar beldesinde bulunanlar gibi tarih öncesi yerleşimlere ait izler bulunabilir. Harman yerinden kahveye inip birkaç çay içtik. Kahvede otururken sözü harap haldeki okula getirdim. Ferhat Bey amacının atıl durumdaki okulu Çeşnigir ve çevresindeki köylerin ( Çamlıca, Cambaz, İnkaya, Balıklıkaya ve Hayırlar) yararlanabileceği bir “ÇİFTÇİ EĞİTİM MERKEZİ” kurmak istediğini söyledi. Merkezde tarımda uygulanan yeni teknikler; yeni tarımsal ürün çeşitleri, bunların ekim, bakım ve zararlılarına karşı mücadele tekniklerini ve organik tarım konularında çiftçilerin eğitileceğini söyledi. Bu güzel projen inşallah gerçekleşir dedim. Sonra kalacağımız eve gittik. Yorgundum hemen yatıp uyudum.

Sabah kahvaltıdan sonra köy kahvesine gittik. Çay içip biraz sohbetten sonra kilisenin bulunduğu harman yerine çıktık. İlk su kaynağının üstüne dallardan yapılmış eski koyun ağılları çökmüş. Su kaynağının üstü kapatılmış ve sterilize edilmiş. Köye gelen göçmenler kaynaktan gelen suyun önüne koyunlar için ilaçlama havuzu yapmışlar. Koyunlarını bu havuzdaki ilaçlı sudan geçiriyorlarmış. İlaçlama havuzunun yanındaki birkaç asırlık söğüt ağacının altı koyunlar için gölgelik oluşturmuş. Kaynak suyu kilisenin yanından köydeki çeşmelere künklerle götürülmüş. Gezdiğim Rum köylerinde kadınların çamaşır yıkaması için yapılmış çamaşırhaneler vardı. Ferhat Bey’e köyün çamaşırhanesini sorduğumda ikinci kaynağın yanında olduğunu söyledi. O da zamanla yıkılmış.

Ferhat Bey kendine göre bir yön belirledi ve başladık tepelere doğru tırmanmaya. Yolumuz belki de binlerce yıllık taşlık bir patikaydı. Taşlar sanırım yük taşıyan eşek kervanları için döşenmişti. Bu şekilde yük taşıyan eşekler yağmurda, çamurda tepeleri aşmakta zorlanmamışlar. Bu şekilde tepenin arkasında yaşayanlarla ve denizle irtibat kolaylaşmış. Ferhat; şimdi bu yolu salma hayvanlar kullanıyor dediyse de pek kullanılmadığı belli. Salma hayvan ne diye sorarsanız, hayvanlar baharda ormana salınıyor, kışın alınıp ahıra konuyor. Kimini boynunda çan var. Ferhat, tepeye diklemesine çıkmaktansa yan patikalardan gidelim dedi. Yan yan giderek bir vadiye indik. Vadiye inerken “davulga” denen çileğe benzeyen yabani yemişe rastladık, bol bol yedim. Doğrusu tadı çok güzeldi. Tepeler çıkmadan rastladığım böğürtlenlerin tadına bol bol baktım. Çıkarken yer yer kekik kokuları yükseliyordu. Yolumuzun üzerinde defneler vardı. Defne yağı çıkarılan meyveleri üstlerindeydi. Vadideki düzlük Ferhat Bey’in amcasının uzun yıllar kullandığı bir tarlaymış ama şimdi çayıra dönmüş. Buradan kendimize rastgele bir yol bulduk, zorlukla tepeye ulaştık. Çalılıklardaki dikenler her yerimize batıyordu. Gözlerimizi zorlukla koruduk. Yer yer ağaççıkların altından eğilerek geçtik. Ferhat, buralarının dedelerinin geldiği dönemlerde orman olduğunu söyledi. Rastladığımız ağaç kütükleri söylediğini doğruluyordu. Buralar biraz ayıklansa yine ormana döner dedi. Domuzların dişleriyle eşelediği topraklar tazeydi, daha bu sabah yapılmış bunlar dedi Ferhat Bey. Nihayet orman içine açılmış yola çıktık, yürüdük. Etrafımızda alanlara fıstık çamları dikilmiş. Ferhat Bey geçmişte bölgede varlıklı insanların fıstık çamı dikilmesine karşı çıktıklarını, bunun sebebinin de yoksul köylülerin buradan gelir elde etmeleri halinde düşük yövmiyeyle tarlalarda çalışmayacaklarını düşünmeleriymiş. Ağaçların arasından Nilüfer Deltası görülüyordu. On dakika yürüdükten sonra Orman İdaresi’ne ait yangın söndürme kulesine ulaştık. Kule görevlisi yerindeydi. Yangın sezonu bitiyormuş, on gün sonra kapatıp bölge müdürlüğüne döneceğim dedi. Burada yarım saat nefeslendik. Görevlinin yaptığı çay beni kendime getirdi. Gözetleme yerinden deltayı seyrettim. Nilüfer’in denize döküldüğü yerin sol tarafındaki gölleri görüyordum. Hemen altımızda göremediğimiz bir göl daha vardı. Hava puslu olduğu için İmralı’yı göremedim. Üzüldüm bir gün önce hava pırıl pırıldı. Gözetleme kulesi gerekli enerjiyi kuledeki güneş panelinden alıyordu.

Eskinin bereket kaynağı, şimdiyse Bursa’nın kanalizasyonu ve zehir taşıyıcısı olan Nilüfer nehri köyün 500 metre güneyinden tarlaların içinden geçip Hayırlar köyü yakınlarındaki Çat denilen mevkide Çavdarhisardan doğan, Susurluk ve M.Kemalpaşa yörelerinden geçen antik Rhyndakos nehri/Kocasu-Kocaçay ile birleşir. Burada eskiden iskele köyü bulunurdu, şimdi kalıntıları var. Boğaz dediğimiz bölgeden denize dökülüyor. Nehrin bir tarafında Yeniköy, bir tarafındaysa Ekinli köyü var.

Yola koyulduk, kulenin karşısındaki kısa orman yolundan inişe geçtik. Yolda ender bulunan beyaz, iri çam mantarlarına rastladık. Üçer dörder kilo topladık. Orman yolu bitince sağa dönüp köye yönelmek istedik ama yol bulamadık. Geri dönüp sola yöneldik. Patikalar bitti. Hangi yöne gideceğimizi bilmiyorduk. Önümüzdeki vadiye inelim dedim. Suların açtığı vadiye zorlukla indik. Vadide birkaç ıhlamur ağacı vardı. Ağaçların sıklığından göğü göremiyorduk. Vadide bir patika bulduk ve yürüdük. Birkaç yıl önce kesildiğini tahmin ettiğimiz ağaç kütükleri bu patikanın kullanıldığın işaretti. Yolumuzun üzerinde yaban domuzuna ait bir çene kemiği buldum. Dişlerini sökemedim, yanıma aldım. Mantarlar kurşun gibi olmuştu. Patika bizi nihayet seyrek ağaçlı tepelere ulaştırdı. Önümüzde Çamlıca köyü vardı. İnmeyi deneyip vazgeçtiğimiz tepe tüm dikliği ile görülüyordu, oradan inmemiz imkansızmış. Sırtüstü yattım, on dakika dinlendim. Bu sırada Ferhat kekik topluyordu. Bunları bahçesine dikecekmiş. Tepelerde yabani zeytinler vardı. Nihayet bir yol bulup inişe geçtik. O da ne? Bir grup beyaz kelebek önümde uçuşuyordu. Birkaç dakika durup bunları seyrettim. Yoluma devam ettim, gördüğüm tavuk tüyleri bir tilkinin köyden kaptığı bir tavuğu mideye indirdiğini gösteriyordu.

Nihayet köye indik. İlk evi geçtiğimizde bir kiliseyle karşılaşınca şaşırdım. Kilisenin etrafındaki eski evler çökmeye başlamış. Kilisenin önünde beş-altı yüzyıllık bir çınar ve vaftiz için kullanılan taş dibek vardı. Kilisenin mermer girişinin üstündeki kitabe yosunla kaplanmıştı. Çatı çökmüş, bazı yerleri defineciler tarafından tahrip edilmiş. Köy meydanına varınca oh çektim. Kahveye zor attık kendimizi. Köy meydanı Çeşnigir köyünde olduğu gibi parke taş döşeliydi. Kahvedekilerle selamlaştık. Köyde yaşayanlar Ferhat Bey’i tanıyordu. Mantarları poşetlere koyduk. Birkaç bardak çay içtik. Çamlıca köyü de bir göçmen köyüydü. Mübadelede yerleştirmişler. Onlarda Çeşnigir köyünde oturanlar gibi Selanikten gelmişler. Eski adını hatırlayan olmadı. Kahveye geldiğimizde saat 14.30 du.3-4 kilometre daha yolumuz vardı. Yürüyüşümüz yaklaşık 5.5 saat sürmüştür. Köyün kenarındaki yel değirmeni mevkiini geçip yolumuza devam ettik. Yol üzerinde güvem denilen meyveyi veren ağaççıklar vardı. Güvem-yaban mersini- annemin köyünün adıydı. Bu bitki şekere de iyi geliyormuş. Yola devam ettik, bir tarlanın içindeki birkaç yüzyıllık çınarın üst kısmınınkesildiğini gördük ve üzüldük. Yolumuzun üzerindeki çeşme başında mola verdik. Çeşmenin üzerinde 1928 tarihi vardı. Yokuş yoldan köye girdik. Okul harabeye dönmüş. Okulun karşısındaki demirci dükkanı da iş yokluğundan kapanmış.

Köy kahvesine vardığımda “bittim” dedim. İçtiğim çay beni kendime getirdi. Dönüş planı yaparken mübedeleyle köye gelenlerden tek hayatta kalan Mustafa Amca kahveye geldi ve köye gelişlerinin hikayesini anlattı. Hafızasının diriliğine “maşallah” dedim. Mustafa Amca anlatmaya Selanik’ten başladı. Ailesiyle Selanik’e yakın Serez yolu civarında Sarıyer köyünde oturduklarını, kavun-karpuz-sebze yetiştirdiklerini, bunları bazen Serez’e, çoğunluklada Selanik’e götürdüklerini anlattı.”Selanik’te o dönem Yahudi çoktu, bizim ürünleri Yahudi esnafa satardık” dedi. Anadolu’nun kazandığı zaferden sonra Yunanistan’da kargaşanın arttığını, her yanı çetelerin sardığını anlattı. Babasının işlettiği küçük hana padişahın ordusunda görev yapmış, göğüslerinde çaprazlama fişekler bulunan bir grup Çerkesin geldiğini,”sizi çetelere karşı biz koruruz” dediklerini anlattı.1926 yılında mübedele edileceksiniz diye kendilerine bildiri yapıldığını, çevre köylerin, Selanik’teki Türklerin gönderilmeye başlandığını anlattı. Bir gün köylerine bir grup Anadolu Rumunun geldiğini, evlerinin paylaştırıldığını söyledi. Sevk günümüz gelene kadar beraber oturmamızı söylediler ama biz öküz arabalarına eşyalarımızı yükleyip Selanik’e gittik. Limanın yanındaki Beyaz Kule’nin yanındaki kahvelerde günlerce sıra bekledik. Surlar ayaktaydı, çok kule vardı. Sırası gelenler gemilere gruplar halinde biniyorlardı. Kılkış bölgesinden gelenlerde vardı. Bizlere pasaport verildi. Eşyalarımızın çoğunu getiremedik, kimini sattık, kimini limana bıraktık. Bindiğimiz gemini adı Akdeniz’di, bir de Marakeş diye bir gemi vardı.3-4 günlük bir yolculuktan sonra Mudanya’ya geldik. Bizi karşılayan subaylar, asker koğuşlarına, büyük binalara yerleştirdiler. O zaman 11 yaşındaydım. Çocuklarla Mudanya tepelerini gezerdik. Buradaki mevzilerde götürülmeyip atılmış makinalı tüfek bağları vardı. İçlerinden mermileri alıp barutu çıkarırdık. Çıkardığımız barutu yaktığımız ateşe atıp patlatırdık, en büyük eğlencemiz buydu. Mudanya’da 2-3 ay kaldık. Mudanya’da iken Mareşal Fevzi Çakmak bizi ziyaret etti, halimizi, hatırımızı sordu. Sonra Mudanya-Bursa arasında işleyen eski bir trene binip Bursa’ya geldik. İstasyonda bizi subaylar karşıladı. Arabalarla Muradiye semtine gidip Rumların boşalttığı evlere yerleştirildik. Bursa’da önceden kendi imkanlarıyla kaçıp gelenlerle buluştuk. Burada 10-15 gün kaldık. Değirmenin yanındaki kışlada bando çalardı. Çocuklarla toplanıp seyretmeye giderdik. Kadınlar kaplıcalara gidip hem yıkanırlar hem de çamaşır yıkarlardı. Sonra terleşeceğiniz yer hazır dediler. Bu köye geldik, boş evlere yerleştirildik. Daha sonra Yunanistan’daki mal varlığımız esas alınarak bize toprak dağıtıldı. Toprak dağıtılmadan önce yeni nüfus kağıtlarımız verilmişti. Köye geldiğimizde şimdiki caminin olduğu yerdeki kahveyi cami yaptık. Hayvancılık, bostancılık yaptık. Rumlardan kalma bağları devam ettiremedik. Geldiğimizde kilise ve duvarla çevrili mezarlık sağlamdı. Kilisenin tunç çanı duruyordu, zaman zaman tel veya ip bağlayıp çalıyorduk. Bugün kahvenin karşısındaki evin sahibi mezartaşlarını ve mezarlığın duvarlarını yıkıp inşaatında kullandı. Kilisenin mihrabında Meryem anamızın güzel bir resmi vardı. Altın sarısı saçları çok güzeldi, gelin gibi duruyordu. Cahillik işte, geldikten on yıl içinde yok olup gitti. Bugün yel değirmeni dediğimiz yerde değirmenin kalıntıları duruyordu. Komşu Çamlıca köyündeki değirmen ayaktaydı. Taşlarının üstünde gezerdik, sonra onu da yıktılar. Çevrede kalıntı çoktu. Nilüfer’in denize döküldüğü yerden 5-600 metre içerde İskele köyü-mahallesi vardı. Büyük ve tarihi bir camisi vardı. Bu camiye bayram ve Cuma namazı kılmaya giderdik. Karadeniz’den, Rize’den Of’tan Lazlar yelkenli tekneleriyle, motorlarıyla, mavnalarıyla gelip buradan soğan, sebze, meyve ve diğer ihtiyaçlarını alıyorlardı. Tekneler, Ulubat/Apolyont gölüne girip Gölyazı’ya kadar gidiyorlardı. Sonra yelkenliler gelmez oldu. Şimdi orada ne cami kaldı, ne evler. Sadece birkaç balıkçı kulübesi var. Komşu köydeki kilise cami olarak kullanıldığı için bugüne kaldı. Köyün batısında Ayazma denen mevkide sağlam bir yel değirmeni vardı. Halit dayım oradan bulgur öğütme değirmeni-taşı- getirmişti. O bölgede karaağaç çoktu. Askeri birliklerin mola yeriymiş burası, sap çekerken bizde burada mola verirdik dedi. Seferberlikte 6 yıl askerlik yaptım. Bizim köyün gençleriyle önce Balıkesir’e gittik. Üst-baş yok, elbise-ayakkabı yok. Bitlerden zor arınıyorduk. Burada 1.5-2 yıl kaldık, sonra Çanakkale’ye gönderildik. Burada 2 yıl kaldıktan sonra son 2 yılda da Gelibolu’da bulundum. Altı yılda bir ay izin yapabildim.

Yunan işgali sırasında Karacabeyliler çok eziyet görmüş. Hem Yunandan, hem Anzavur Ahmet Bey’den. Osmanlı ordusunda jandarma binbaşısı olarak görev yapan ve sonra emekliye ayrılan Ahmet Bey,Paşa ünvanıyla asker toplar,amaç milli mücadeleyi destekleyen Güney Marmara’nın İstanbul’a boyun eğdirilmesidir.Bu amaçla bölgedeki şehirleri ele geçirip Bursa’ya doğru harekatını sürdüren Ahmet Paşa,Karacabey’i,o zamanki adıyla Mihalıç’ı ele geçirir.İlçe müftüsünden destek ister.Müftü Mustafa Fehmi (Gerçeker) isyancılara destek vermeyip aksine Ankara hükümetini desteklemeyi sürdürür.Gördüğü eziyetten günlerce hasta yatar.Kurtuluş savaşı sürerken önce Şeriye bakanı, sonra Diyanet İşleri reisi olmuş,oğlu Tevfik Gerçeker de diyanette görev almış.Şimdi Yargıtay Başsavcısı Hasan Gerçeker bu ailedenmiş.İşgal sırasında köylere kaçan bir kısım ahaliye Yunan askeri ateş açmış,Taşlık köyünde yedi kişi ölmüş.Karacabey’den çekilen Yunanlılar kenti ateşe vermişler.Kentin büyük kısmı,bu arada Karacabey’in en büyük hanı Galip Paşa Hanı da yanmış.Karacabey’in varlıklı ailelerinden olan Galip Paşa, Çerkes Ethem Bey’in geldiği sırada Kuvvayı Milliye için toplanan yardıma küçük miktarda para vermiş.Bu miktar az diyen Çerkes Ethem’e katılmak gönüllü değil mi? ,ben bu kadar veriyorum demiş, ama Çerkes Ethem’in kendisi için biçtiği cezayı ödemek zorunda kalmış.

Mustafa Amca Karacabey’deki sıtmaya sebep olan Azmakları kurutan Arap Kaymakam’ın unutulmadığını söylüyor. Yıllar sonra Karacabey’e davet etmişler. Uzun boylu, zayıf biriydi, iyice yaşlanmıştı dedi Mustafa Amca. Selanik’teki anılarına döndü. Amcam Serez’li Ali Hoca’ydı, iyi güreş yapardı. Serez’deki müsabakalarda bir manda kazanıp getirmişti.1330 doğumluyum dedi. Komşu köylerde yaşayan Yunanlılar için “Onlar da iyi insanlardı. Bizim gibi Allah’a inanırlardı. Onlar bizim tarlalara hiç girmezlerdi, ama biz girerdik”. Mustafa Amca Atatürk’ü çok seviyor. Torununun kendisine Atatürk ile ilgili bir şiir okuduğunu anlatırken gözleri doluyordu.

****** Yıllar sonra köyden bir işadamı çıkar;Nazni Bey. Bu iş adamının yurt dışına bayilikler verir. Yunanistan’da bir bayisi vardır, Selanikli Kostas. Onbeş yıl önce bayisiyle konuşmaya Selanik’e gider. Kostas Nazmi Beyin Selanik yöresinden gittiğini öğrenmiştir. Sabah kahvaltısında birden “HADİ SİZİN KÖYE GİDELİM”der. Beraber yola çıkarlar ve Langaza’ya ulaşırlar. Muhacirler buraya Langada demektedir. Langaza yaklaşık sekiz-on bin nufuslu bir kasabadır. Şehir meydanına varırlar, Nazmi bey kimseye sorma; meydandan sağa dön der. Babaannesinin anlattıkları aklındadır. Babaannesi “Deden sabah erken Langaza’ya gider; öğleden sonra gelir. Gece Langaza’nın ışıklarını görürdük. Selanik’e gittiği zaman gece gelirdi”DİYE ANLATMIŞTIR. Nazmi Bey “Kosta iki-üç kilometre sonra karşımıza dere ve köprü çıkacak, bizim topraklarımız oradaydı”der. Köprü karşılarına çıkar; Sarıyer köyüne ulaşırlar. Ama köy nispeten düzlüktedir. Oysa köyleri Çeşnigir köyü gibi sırtını tepeye vermiştir. Babaannesinin “ilk gelen göçmenler köyün altına yerleştirildiler” dediğini hatırlar. Kosta yaşlı bir köylüyle konuşur; Yaşlı köylü Türkçe “HOŞ GELDİN”der.”Sizin evler iki-üç kilometre yukarıda, ama çoğu yıkıldı” der. Gerçekten yamaçta üç ev kalmıştır. Nazmi Bey’in evi yıkılmıştır. Ayakta kalan evlerden biri yakın akrabalarına aittir. Evlerin birinde oturan yaşlı Rum’a “şurada bir mezarlık olması lazımdı, ne oldu?”diye sorarlar. Yaşlı Rum;”Evet, geldiğimizde vardı, ama sonra ortadan kaldırdık” diye cevap verir. Babaannenin anlattığı çeşmeden kana kana içilen sudan sonra Selanik’e dönülür. Nazmi Bey “benden başka giden olmadı “dedi. “Anılar yaşlılarla birlikte unutuldu gitti”.

NOT:
-Davulga –Kocayemiş, çilek ağacı-arbutus unedo-dur. Fundagillerden Ericaceae familyasından
- Güvem – Yabani erik, çakal eriği-,prunus sp
- Meyvaları portakala benzeyen ağacın isminin yabani portakal olduğunu öğrendim.
Ekrem Hayri Peker

Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam38
Toplam Ziyaret65497
Mehmetçik Vakfı
TSK Mehmetçik Vakfı